Ödev Araştır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ödev Araştır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Teknoloji’nin Türkiyedeki Yeri

Teknoloji’nin Türkiyedeki Yeri

Son yıllarda bilişim teknolojileri alanında çok büyük ilerlemeler kaydedilmektedir. Buna paralel olarak, bilişim günlük hayatımız başta olmak üzere tüm hayatımızın olmazsa olmazları arasına hızla yerleşmektedir. Bu anlamda bilişim teknolojilerinin diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de, her alanda etkisi görülmektedir. Dolayısıyla, ülkemizde bu alandaki gelişmelerin takip edilerek, hangi aşamada olunduğunun diğer ülkelerdeki gelişim ve değişim de göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu anlamda, bir çalışma yapılarak bilişim teknolojilerinin eğitim, sağlık, pazar payı ve yasal düzenlemeler göz önünde bulundurularak sektördeki konumu incelenmiştir.

Arapça Eş Anlamlı Kelimeler

أعْظَمُ – أكْبَرُ = en büyük      تُقْبَلُ – تُعْتَبَرُ = kabul edilir
لِلْغايَة – كَثِيرًا = çok               قَدِيمًا - المَاضِي في = eski
مُمْتازٌ – رَائِعٌ = mükemmel             عام – سنة = yıl
حَصِينٌ – مَتِينٌ = kuvvetli               عديدة – كثيرة = birçok
أمِيرٌ – قائِدٌ = komutan                 عودة – رجوع = geri
أنْشأَ – بَنَي = inşa etmek                صمم - رسم = tasarım
قلعة - حصن = kale                     عالية – مرتفعة = yüksek
مدون – مكتوب = yazılmış                 أسرة – عائلة = aile
هدف – غاية = amaç                      أنهك – أتعب = yorgun
يرغب – يريد = istiyor                   استمتع – استفاد = yararlandı
أدرك – فهم = anladı                    استعمل – استخدم = kullandı
سقم – مرض = hastalık                     ارتحل – ذهب = gitti
يعادل – يساوي = eşit                      حسرة – حزن = keder, üzüntü
فقد – ضاع = kaybetti                  واجبات – حقوق = görevler
أعاد – كرر = tekrar etti                   الوان – انواع = çeşitler
انفق – صرف = harcamak                 اقبل – توجه = yönelmek
تخلف – تأخر = gecikmek                   اكتفى – اقتصر = yetinmek
هزأ – سخر = alay etti                     تدبر – تأمل = düşündü
مل - سئم = usandı                   حسب – ظن = zannetti
وثق – اعتمد = güvendi               ترك – هجر = terk etti
بلغ – وصل = ulaştı                     أكمل – أتم = tamamladı
قدر – استطاع = güç yetirmek                   اختبر – ابتلى = imtihan
دار- بيت = ev                       زعيم – رئيس = lider
يتبع – يقتدي = tabi olur                  لباس – ثوب = elbise
يعود – يرجع = dönüyor                  شك – ريب = şüphe
يراقب – يرصد = izlemek                سر – خفي = gizli
معركة – حرب = savaş                يخبر – ينبئ = haber verir
استمر – داوم = devam etti               رحلة – سياحة = gezi
فتية – شباب = gençler                     انقض – اندفع = saldırmak
غرب – أفل = battı                       نور – شعاع = parlaklık
رجع – عاد = döndü                     تمنى – ود = istek
أله – ربب = rab edindi                   غرفة – حجرة = oda
أشرق - طلع = doğdu                    بدا – ظهر = göründü
بعث – أرسل = gönderdi                  ستر – طمر = örttü
أعظم – أجل = en yüce                     أيقظ – نبه = uyardı
خاف – خشي = korktu                     مرة – تارة = bazen
أحرق – لفح = yaktı, alazladı                    طاب – راق = iyileşti
مغزى – مغنى = mana                     جمة – كثيرة = çok
خالية - فارغة = boş                           العزل – الندم = pişmanlık
نبأ – خبر = haber                            شتى – متفرق = farklı
غيث – مطر = yağmur                           إكراه – إجبار = zorlama
حيز – مكان = mekan                           الباهرة – البارعة = parlak
ماثل – شابه = benzeri                           ابتكر – اخترع = buldu
فض – فتح = açtı

Don Kişot Eseri Hakkında Bilgi ve Kitap Özeti

Don Kişot Eseri Hakkında Bilgi ve Kitap Özeti

Don Kişot Hakkında

Batı toplumunda unutulmaya yüz tutmuş olan şövalyeliği, alaylı bir dille eleştiren bir romandır. 1605 ve 1615’te olmak üzere iki bölüm halinde yayımlanan roman, İspanyol Altın Çağından bir örnek olarak en akıcı edebi eserlerden biri olup belki de İspanyol edebiyatına ciddi bir giriştir. Modern Batı edebiyatının en kayda değer kurgu romanlarındandır. Hayal ile gerçek dünyanın genellikle iç içe anlatıldığı romanda komik birçok öğe bulunmaktadır. Don Kişot Dünyayı hayallerine göre kurar; yani,  yatıp kalktığı hanlar onun amaçlı birer şato, hancılar oraların hakimi başka bir deyişle derebeyi, oralardaki hizmetçiler ise prensestirler. Karşılaştıkları olayları da hayallerine göre yorumlar.

Romanın Konusu

İspanya'da, La Mancha’da yaşayan 50 yaşlarındaki emekli bir centilmen olan Don Kişot şövalyeleri anlatan kitaplara takıntılıdır ve yazılan her şeyin doğru olduğunu sanmaktadır. Don Kişot Sancho Panza ve Rosinante ile birlikte umarsızca şövalyelik günleri tasarlarken, etrafındaki insanlar onun yavaş yavaş çıldırdığını düşünür. Dulcinea of El Toboso, Don Kişot'un hayalinde canlandırdığı ve onunla birlikte maceralar kurduğu sevgilisidir. Don Kişot, yani Senyor Kesada; halkını, vatanını çok seven bir insan olduğu için olsa gerek Sancho Panza'yı da yanına alarak Don Kişot oluyor. Kitapta da sözü edildiği üzere Don Kişot, mazlumları korur ve de kötülere göz açtırmaz. Fakat her zaman yere yıkılır.

Don Kişot Kahramanları

Don Kişot: Don Kişot’u takma ad olarak kullanmaktadır. Asıl adı Alonso’dur. Yapıtın ana kahramanıdır. Sağlıklı, ihtiyar bir adamdır. Hayalci ve saf bir mizacı vardır. Kendisini son şövalye olarak görmektedir.
Dük ve Düşes: Don Kişot’un konut sahipleridir. Alay Eden, fırsatçı kişilerdir.
Sancho Panza: Olağan bir köylüdür. Don Kişot onu uşak olarak kullanır. Saf, bununla beraber realist, açıkgöz, bir adamdır.
Juana Panza: Sanchönun karısıdır. Sıradan bir köylü kadınıdır.
Pcro Perez: Köyün papazıdır.
Master Nicholas: Köyün berberidir.
Sanson Carrasco: Salamanca Üniversitesi’nde okuyan bekâr, kaba espriler yapan bir gençtir.
Dulcinea del Toboso: Kendisini şövalye sanan Don Kişot, şövalyelerin bir sevgilisinin olması gerektiğini düşünür. Olağan , kilolu bir köylü kızı olan Aldonzo’ya Dulcinea del Toboso takma adını verir. Onu aristokrat bir ailenin harika kızı olarak düşünür.

Romanda Olayların Geçtiği yerler

Don Kişot, İspanya’ da Manş eyaletinin Argamasilla d’Alba kasabasında yaşamaktadır. Uzun yıllar boyunca süekli şövalyelik kitapları okur. Aklını kaybeder. Böylelikle şövalyeliği tekrar yaşatmak için yola çıkar. Don Kişot, yemyeşil ovalardan geçer, yüksek dağlara çıkar, derin ormanlara girer, serin pınarların dibinde istirahat eder. Süekli bir yerden bir yere gitmek durumundadır.

Romanda Zaman

Romanda zaman 1590’lardır. Yani o zırhlı şövalye devirlerinin sona ermesinden bu yana yüz küsü sene geçmiştir.

Dil ve Anlatım

O devirde çok moda olan masalımsı, realiteyle en ufak ilgisi bulunmayan şövalye romanları yazılmıştır. Cervantes’in maksadı aslında bu ipe sapa gelmez şövalye romanlarıyla adamakıllı dalga geçmektir. Bu nedenden dolayı yazar romanda alaycı bir anlatım kullanmıştır.
Örneğin Don Kişot’ un konuşmalarından kısa bir bölüm:
“ Ben kim olduğumu çok iyi biliyorum ve istersem, yalnız söz ettiğim kimseler değil, hatta on iki Fransız prensi ve çok meşhur olan dokuz prens bile olabilirim. Çünkü onların bütün yaptıkları benim maceralarımın yanında hiç kalır. “
Görüldüğü gibi dil açık, sade ve anlaşılırdır. Genelde cümleler uzundur. Bunun nedeni kahramanın çoğu zaman söylemek istediği şeyi uzatmasıdır.

Romanın Planı

Giriş:  Don Kişot, İlk defa yola çıkar ve bir hancı tarafından şövalye ilan edilir. Hancı şövalyenin eve dönmesini önerir. Don Kişot dönerken atında düşer ve bir köylü tarafında eve getirilir…
Gelişme: Don Kişot, hancının önerdiği gibi bir miktar para ve bir köylü olan Sanşo Panza’ yı silahşoru olarak yanına alır. Tekrar yola çıkarlar…
Sonuç: Don Kişot Ve Sanşo Artık son kez evlerine dönerler. Bundan sonra Don Kişot hastalanır ve ölür.

Romanın Ana Fikri

İnsanların, olayları kendi istedikleri gibi kabul etmesi genelde yanlış anlaşılmalara yol açar. Bu nedenle kişiler yaşadıkları olayların olumlu sonuçlanmasını isterlerse gerçekçi olmaları gerekir.

DON KİŞOT ROMAN ÖZETİ - CERVANTES

1. Bölüm

İspanyanın Mancha eyaletinde, küçük bir köyde yaşamaktadır Don Kişot. Sürekli olarak şövalye hikâyeleri okuyan Don Kişot, zamanla dünyayı şövalye hikâyelerinde olduğu gibi görmeye başlar. Eski çağlardaki şövalyeliğin canlandırılması gerektiğine inanır. Bir gün, aklını iyice yitirir, kendisini son seyyar şövalye zanneder. Evindeki eski, paslı zırhları, kılıçlan kuşanır. Ezilen halkı kurtarmak için çok mükemmel zannettiği sıska atma binerek yollara düşer. Kendisine bir de aristokrat bir sevgili bulmalıdır. Yolda rastladığı çirkin bir köylü kızını çok güzel ve soylu olarak görür ve kendisine sevgili olarak seçer. Artık tek istediği şey, ona resmi şövalyelik unvanı verilmesidir. Bunun için de başarılar kazanmak zorundadır.
Yolda bir hana rastlar. Hanı şato sanmaktadır. Hanın (şatonun) sahibini lord olarak görür, kendisini şövalye yapmasını ister. Hanın sahibi, onun zararsız bir deli olduğunu anlar, lordmuş gibi rol yapar. Don Kişot, resmi olarak şövalye unvanını aldığına inanarak gururla köyüne döner. Yolda, Sancho ile karşılaşır. Ona büyük bir servet vaat ederek uşağı olmasını teklif eder. Sonra tacirlerle karşılaşır. Onlara sevgilisi Dulcinea'nin çok güzel bir kız olduğuna inandırmaya çalışır. Onlar da Don Kişot'u döverler.
Don Kişot, bu sefer yolda yel değirmenlerini insanlara kötülük yapan devler sanır. Onlara saldırınca, yaralanır. Yine aklı başına gelmez. Sancho, durumu anlatsa da gerçeği görmez. Kafasındaki hayale inanır. Bundan sonra koyun sürülerini birbirine saldıran iki ordu olarak görür. Zayıf olanlara yardım etmeye karar verir. Koyunlarına saldırıldığını gören çoban, Don Kişot'u döver. Bir başka seferde de Don Kişot kaldıkları bir handaki şarapları kan zannederek şişelere saldırır. Ona gerçekler gösterildiği zaman kabullenmez. Büyücülerin onlara öyle gösterdiğini, onları kandırdığını söyler. Gerçeğin acılığına katlanamaz. Başlarından buna benzer pek çok olay geçtikten sonra, köy papazı ve berberi Don Kişot'u korumak isterler. Onu bir kafese koyarak evlerine götürürler. İyileştirmeye çalışırlar.

2. Bölüm

Bir müddet sonra Don Kişot yine Sancho ile yola çıkar. Sevgilisi Dulcinea'yi bulmak istemektedir. Sancho onu kandırır ve ilk gördükleri köylü kızının Dulcinea olduğunu söyler. Yolda pek çok maceradan sonra Dük ve Düşes'in evine varırLar. Dük ve Düşes, Don Kişot'a oyun oynarlar. Don Kişot'a şövalye gibi davranırlar, yardıma ihtiyacı olan kişiler için ondan yardım isterler. Oyun tam bir komediye dönüşür. Dük, Sancho'ya bir ada verir. Ada, civar köylerden biridir. Köy halkına Sancho’nun vali olduğunu söylerler. On iki günden sonra, Sancho işi bırakır. Daha sonra Don Kişot, Sanson Carrasco ile düello yapar. Kazanan, diğerinin isteğini yerine getirecektir. Sanson kazanır. Don Kişot'a evine dönmesini ve si lah taşımamasını emreder.
Don Kişot da her şeyden elini çeker ve köyünde tabii bir yaşama döner. Fakat hastalanır. Aklı yerine gelir. Tekrar eski Alonso olmuştur. Sancho'nun onu tekrar kandırmasına izin vermez, tüm hayallerinden vazgeçmiştir. Bütün malını fakirlere miras olarak bırakarak ölür.

Miguel de Cervantes Kimdir?

29 Eylül 1547 tarihinde dünyaya gelmiştir. Şair olan yazar genelde oyun romanları yazmaktadır. Don Kişot'un yazarı genç yaşta başladığı edebiyat hayatında denemeleri ve tiyatro eserleri ile kısa sürede tanınan bir yazar olmuştur. Ayrıca İspanyol edebiyatında roman geleneğinin başlatıcısı olarak kabul edilir. Yaşamının sonlarına doğru ünlü eseri Don Quijote (Don Kişot)'u hapishanede kaleme almıştır ve bu eseri sayesinde tüm dünyada tanınmıştır. Eserde yazarın kendi hayatıyla alay ettiği ve kahramanla aralarında çokça benzerlikler olduğu görülür. Don Kişot dünyanın en çok okunan eserlerinden biridir ve 38 dile çevrilmiştir. Bu eser hala dünyanın en bilinen romanları arasındadır. 23 Nisan 1616 yılında vefat eden yazar osmanlı coğrafyasında esir kaldığı yıllarda müslüman olduğu fakat korktuğu için bunu açıklamadığı söylenmektedir.

Okul Deneyimi Dersi Staj Raporu Örnekleri ve Hazırlama Kılavuzu

Okul Deneyimi Dersi Staj Raporu Örnekleri ve Hazırlama Kılavuzu

Türkçe, okul öncesi, BÖTE, sosyal bilgiler, fen bilgisi, ilköğretim matematik öğretmenliği bölümleri için Okul Deneyimi Staj raporu örneklerini inceleyebilirsiniz:

Etkinlik 1: Öğretmenin okuldaki bir günü
Etkinlik 2: Öğrencinin okuldaki bir günüEtkinlik 3: Bir öğrencinin incelenmesiEtkinlik 4: Derslerin gözlemlenmesiEtkinlik 5: Ders yönetimi ve sınıf kontrolü
Etkinlik 6: Soru sormayı gözlemleme
Etkinlik 7: Okuldaki araç-gereç ve yazılı kaynaklar

İngilizce Kendinizi ve Ailenizi Tanıtma Örnekleri ve Kelimeleri

İngilizce Kendinizi ve Ailenizi Tanıtma Örnekleri ve Kelimeleri

Kendimizi ve Ailemizi İngilizce Tanıtma için Kullanılabilecek Kelimeler

 Yazılışı /Okunuşu/ Türkçesi
Father / fa:dı/ : baba
Mother / madı/ : anne
Brother / bradı/ : erkek kardeş
Sister / sistı/ : kız kardeş
Grandmother / grandma:dı/ : büyük anne
Grandfather / grandfa:dı/ : büyük baba
Uncle / ankıl/ : dayı, amca
Aunt / a:nt/ : teyze, hala
Wife / wayf / : kadın eş
Husband / hazbınd/ : erkek eş , koca
Daughter / do:tı/ : kız evlat
Son / san/ : oğul
Parents / peırınts/ : evebeyn
Friend / frend/ : arkadaş
Cousin / k^z’ın/ : kuzen
Elder sister / el’dır sistı/ : abla
Elder brother / el’dır bradı/ : ağabey, abi
Bride / brayd/ : gelin
Son-in-law / san inlo/ : damat
Step mother,father / step madı,fa:dı/ : üvey anne, baba
Step sister,brother / step sistı, bradı/ : üvey kız yada üvey erkek kardeş
Father in law / fa:dı inlo/ : kayınpeder
Mother-in-law / madı inlo/ : kaynana
Darling / darling/ : sevgili/ m/
Neighbour / neybır/ : komşu
Baby / beybi/ : bebek

İngilizce Kendinizi Tanıtma Örnekleri

ÖRNEK 1:
My name is Ayşe and my surname is Yılmaz. I am 28 years old. I was born in 1985 in Istanbul. I live in Istanbul. I am a student at the university. I have brown eyes and black hair. I am tall. My fahter is a doctor and my mother is a housewife. I have a brother and a sister. In my free time I like listening to music. I like eating vegetables and fish.
(Benim adım Ayşe, soyadım Yılmaz . 28 yaşındayım. 1985 te İstanbul’da doğdum. İstanbul’da yaşıyorum. Üniversitede öğrenciyim. Gözlerim kahverengidir ve saçlarım siyah. Uzunum. Babam doktor ve annem ev hanımıdır. Bir kız kardeşim ve erkek kardeşim var. Boş zamanlarımda müzik dinlemekten hoşlanırım. Sebze ve balık yemeyi severim.)
 ÖRNEK 2 :
My name is Jessie, but I’m called  ‘Jess’  by my friends. I live in a small village near London. I’m a nurse and I like my job very much. I have got one dog. His name is Bulut, Bulut eat meat, special dog food and bread. He is a good friend and he always protects me. He always wait for me in house . Bulut very friendly but he barks at people he doesn’t know.
(Benim adım Jessie, arkadaşlarım bana Jess der. Londra yakınlarında ki küçük bir köyde yaşıyorum. Hemşireyim ve işimi çok seviyorum. Bir köpeğim var. Onun ismi Bulut. Bulut et, özel köpek maması ve ekmek yer. O iyi bir arkadaştır ve her zaman beni korur. Evde her zaman beni bekler. Bulut çok arkadaş canlısıdır ancak tanımadığı insanları ısırır.)
ÖRNEK 3 :
Hello, I am Oğuz. I was born in Kütahya. After university, I started to live in İstanbul. I’m software developer in a  big company in İstanbul. Our work includes researching, designing, implementing, and testing software. I have good co-workers in my company, we have a funny times together.
(Merhaba, Ben Oğuz. Kütahya’da doğdum. Üniversiteden sonra İstanbul’da yaşamaya başladım. İstanbul’da büyük bir firmada yazılımcı olarak çalışıyorum. İşimiz araştırma, tasarım, uygulama ve test yazılımını içeriyor. Şirkette iyi arkadaşlarım var, birlikte iyi vakit geçiriyoruz.)

İngilizce Kendinizi ve Ailenizi Tanıtma Örnek

Benim annemin adı Ayşe . 1970’de , Çorum’da doğdu . Onun üç kız ve üç erkek kardeşi var . O çalışmıyor. O bir ev hanımı . Babamın adı Ayhan. 1961 yılında , Çorum’da doğdu . Onun üç kız kardeşi var . Babam esnaf adamdı . Babam 1996 yılında öldü.
My mother’s name is Ayşe. She was born in Çorum, in 1970 . She has got three sisters and three brothers. She isn’t working. She is a housewife. My father’s name is Ayhan. He was born in Çorum, in 1961 . He has got three sisters. My father was a trades man. My father died in 1996.

Ablam Çiğdem Kocaman 22 Nisan 1985 tarihinde İzmir Karşıyaka’ da doğdu.Kardeşler arasında en büyüğümüz ablamdır.ilköğretim Öğrenimini İzmir/Piyale Paşa İlköğretim okulunda tamamladı.Ailece Trabzon’a yerleşince ortaokulu Yunusemre Anadolu Lisesi’nde ,liseyi ise Tevfik Serdar Anadolu Lisesi’sende okudu.Daha sonra hosteslik sınavlarına girerek THY’da hostes oldu.Hostes olduktan sonra nişanlandı ve Ankara’ya yerleşti.2 Ocak2008 tarihinde de evlendi.
My older sister, Cigdem Kocaman, was born in Izmir Karsiyaka on 22nd of April in 1985.she is the eldest one of my siblings. She graduated in Piyale Pasa primary school in Izmir. After we settled down as a family in in Trabzon, she studied in Yunus Emre Anatolian high school as secondary school education and studied in Tevfik Serdar Anatolian lycee as a high school education. She became air hostess , by passing its exams.after becoming air hostess, she got engaged and lived in Ankara. She got married on the 2nd of January in 2008.

Annem Hacer Çelik 1 Eylül 1959 tarihinde Trabzon’da doğdu.İlköğrenimini 24 Şubat ilkokulunda, orta öğrenimi Cumhuriyet orta okulunda,liseyi ise Trabzon Lisesi’nde okudu.24 yaşında babamla tanışıp evlenerek İzmir’e yerleşti.Daha sonra ailevi sebeplerden dolayı memleketimiz olan Trabzon’a yerleştik.Yerleştikten sonra annem bir devlet hastahanesinde işe girerek çalışmaya başladı ve halen daha görevini başarıyla devam ettirmekte…
My mother is Hacer celik. She was born in Trabzon on the 1st of September in 1959. she studied in 24 February school as a primary school education, in Cumhuriyet secondary school as a secondary school education, in Trabzon Lyceum as lyceum education. She lived in Izmir, by getting married, after she met with my father. Then, because of some family problems , we moved to Trabzon being our motherland. After we settled down, my mother started to work in a state hospital and still she is working there with success.

Babam Ayhan Çelik 2 Mart 1955 tarihinde Amasya/Merzifon da doğdu.İlköğretimi Merzifon/Gazi
İlköğretim okulunda tamamladıktan sonra, Namık Kemal Lisesini bitirdi.Askerliğini Trabzonda yaparken annem ile tanışıp evlenirler.Parlak iş kariyerinde çok farklı alanlarda çalışmıştır.Şuan İstanbul’da kargo ve taşımacılık sektöründe iş hayatını devam ettirmektedir.
My Father is Ayhan Çelik. He was born in Amasya/Merzifon on the 2nd of March. After completing his primary education in in Gazi primary school in Merzion, he graduated in Namik Kemal Lyceum. While doing his military service in Trabzon, he met and got married with my mother.he has worked in many different fields on his bright carreer. Now he continues his working life in cargo and carrier sector in Istanbul.

Trablusgarp Savaşı Hakkında Bilgi

Trablusgarp Savaşı Hakkında Bilgi

İtalya, 19. yüzyılın sonlarınadoğru, bugün Libya adıyla anılan Kuzey Afrika'daki Trablusgarp ve Bingazi'yi ile geçirmeyi planlamıştı. O dönem İngiltere Mısır'a, Fransa da Tunus'a hakim olmuş, İtalya da gözünü Trablusgarp'a dikmişti. İtalya, İngiltere ve Fransa'yla yaptığı gizli ve açık anlaşmalarla Trablusgarp'ı işgal onayını aldıktan sonra, 29 Eylül 1911'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etti. 5 Ekim 1911'de Trablus'a asker çıkardı. 20 Ekime kadar peş peşe Tobruk, Derne ve Bingazi İtalyanların eline geçti. Osmanlı ordusunun genç subaylarından bir bölümü Trablusgarp'ı savunmak için gönüllü olarak  Mısır, Tunus yoluyla cepheye gittiler. Binbaşı Enver Bey, Kolağası Mustafa Kemal, Fuat Bey (Bulca), Nuri Bey (Conker), Fethi Bey (Okyar), Albay Neşet Bey bu subaylar arasındaydı. Enver Bey, Trablus'ta yerli Arapları teşkilatlandırarak savunmaya katılmalarını sağladı ve Askeri birlikleri üç komutanlığı ayırdı.
Trablus Komutanlığı : Kurmay Albay Neşet Bey
Bingazi Komutanlığı : Kurmay Binbaşı Enver Bey
Derne Komutanlığı : Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal
Seyahati sırasında binbaşılığa yükselen Mustafa Kemal, 8 Aralık 1911'de Trablusgarp'a geldi. 22 Aralıkta Tobruk Savaşı'nı kazandı. Derne'de 16/17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralandı. Bir ay hastanede tedavi gören Mustafa Kemal, 6 Mart 1912'de Derne komutanı oldu. Derne'de başarılı savunma muharebeleri yaptı.
Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşı'nın çıkması üzerine 15-18 Ekim 1921 tarihleri arasında, Osmanlı-İtalyan delegeleri arasında imzalanan Ouchy (Uşi) Barış Antlaşması ile sona erdi. Antlaşmaya göre Trablusgarp ve Bingazi tam bir İtalyan sömürgesi oldu. İtalya bununla da yetinmeyerek, 5 Kasım 1911'de Trablusgarp ve Bingazi'yi topraklarına kattığını dünyaya duyurdu. Gönüllü subaylar Balkan Savaşında görev almak üzere İstanbul'a döndüler.

Savaşın Nedenleri:

Siyasi birliğini geç kuran İtalya’nın sömürgecilik faaliyetlerine girişmesi.
İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ve başarılı olamaması.
İtalya’nın Habeşistan yenilgisi üzerine yeni yerlere göz dikmesi.
İtalya’nın diğer Avrupa devletleri ile anlaşması.
Trablusgarp’ın İtalya’ya yakın ve savunmasız olması.
Trablusgarp’ın ticaret yolları üzerinde bulunması ve zengin maden yataklarına sahip olması.

Savaşın Sonuçları:

Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da toprağı kalmamıştır.
İtalya Ege Denizi’ne yerleşmiştir.
İtalya Doğu Akdeniz’de önemli bir güç olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı anlaşılmıştır.
Oniki Ada geri alınamamış.

Uşi Antlaşmasının İçeriği:

Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakılacak.
Oniki Ada, Balkan Savaşı’ndan sonra geri alınmak üzere geçici olarak İtalya’ya bırakılacak.
İtalya, kapitülasyonların kaldırılması konusunda Osmanlı’ya yardım edecek.
Trablusgarp ve Bingazi’nin Duyun-u Umumiye İdaresi’ne ödediği borçları İtalya ödeyecek.
Trablusgarp ve Bingazi dini bakımdan Osmanlı halifesine bağlı kalacak.

Sıvıların Kaldırma Kuvveti Hakkında Bilgi

Sıvıların Kaldırma Kuvveti Hakkında Bilgi

Sıvı içerisine kısmen veya tamamen batan cisimler sıvı tarafından yukarı doğru itilirler. Bu itme kuvveti, sıvıların cisimlere uyguladığı kaldırma kuvvetidir. Sıvıya batırılan bir tahta parçası yukarı çıkmak ister. Tahta parçasının tamamını batacak şekilde sıvı içinde tutabilmek için üstten bir kuvvet uygulamak gerekir.
Cismi yukarı çıkmaya zorlayan kaldırma kuvveti, cisim tarafından yeri değiştirilen sıvının ağırlığına eşittir. Yeri değişen sıvının hacmi, cismin batan kısmının hacmine eşit olduğundan,
Kaldırma Kuvveti;

Fkal = Vb.ds.g
G     = Vc .dc .g
Fk   = G
Vb .ds .g = Vc .dc .g
Vb .ds = Vc .dc              bağıntısı ile hesaplanır.
Sıvı içindeki serbest cisimlere ağırlık kuvveti ile kaldırma kuvveti etki eder. Bu iki kuvvet düşey doğrultuda ve zıt yönlü kuvvetlerdir. Cisimlerin sıvı içinde batmaları veya yüzmeleri yani sıvıdaki durumları bu iki kuvvetin büyüklüğüne bağlıdır.
Özellikler:
a) Kaldırma kuvveti, sıvının özkütlesine, cismin batan hacmine ve yerçekim ivmesine bağlıdır.
b) Kaldırma kuvveti cismin sıvı içindeki derinliğine bağlı değildir.
c) Kaldırma kuvveti sıvının miktarına bağlı değildir.
d) Kaldırma kuvveti cismin şekline bağlı değildir.
Yüzen Cisimler:
Sıvıya bırakılan bir cismin hacminin bir kısmı sıvı dısında kalacak sekilde dengede kalıyorsa bu cisme yüzen cisim denir. Cismin yüzebilmesi için özkütlesi sıvının özkütlesinden küçük (dcisim < dsıvı) olmalıdır.

dc < ds
G   =  Fk
Vb .ds = Vc .dc
Askıda Kalan Cisimler
Şekildeki gibi hacminin tamamı sıvı içinde olacak biçimde bir yere temas etmeden dengede kalan cisimlere askıda kalan cisimler denir. Cismin askıda kalabilmesi için özkütlesi, sıvının özkütlesine eşit olmalıdır. Bu durumda cisim kabın tabanına bırakılsa bile cismin tabanla irtibatı kesilir. Yani askıda kalan cisim herhangi bir yere temas etmez. Askıda kalan cisim dengede olduğu için cisme uygulanan kaldırma kuvveti cismin ağırlığına eşittir. Cisim sıvı içinde nerede bırakılırsa orada kalır.

dc = ds
G = Fk
Batan Cisimler
Özkütlesi sıvının özkütlesinden büyük olan (dc > ds) cisimler sıvıya bırakıldığında bir engelle karşılaşıncaya kadar yoluna devam ederler.Bu tür cisimlere batan cisimler denir. Batan cisimlerin ağırlık kuvveti cisme etki eden kaldırma kuvvetinden daha büyüktür.

dc > ds
G > Fk

Doğal Anıtlar ve Ülkemizde Bulunan Doğal Anıtlar

Doğal Anıtlar ve Ülkemizde Bulunan Doğal Anıtlar

Doğal anıtlar: yer kabuğunun oluşum sürecinde ortaya çıkan peri bacaları, traverten, mağara, şelale, göl biçimindeki yeryüzü şekilleri ve özel korumaya alınmış ağaçlardır.
Ülkemiz doğal anıtlar yönünden çok zengin bir ülkedir.

Ülkemizde tanınan en önemli doğal anıtlar Pamukkale travertenleri ve Nevşehir’deki peri bacalarıdır.

Doğal anıtlar çok uzun bir süreçte oluşurlar. Doğal anıtlar tüm insanlığa ait değerlerdir.


PAMUKKALE TRAVERTENLERİ

Traverten çok yönlü, çeşitli nedenlere ve ortamlara bağlı, kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşan bir kayadır.

Pamukkale termal kaynağını meydana getiren jeolojik olaylar geniş bir bölgeyi etkilemiştir.

Termal su kaynaktan çıktıktan sonra, 320m uzunluğunda bir kanal ile traverten başına gelmekte ve buradan, 60-70m.lik kısmi çökelmenin olduğu traverten katkatlarına dökülmekte ve ortalama 240-300m. yol kat etmektedir.

Kaynaktan çıkan 35.6 derece sıcaklığında,içinde yüksek miktarda Kalsiyum Hidro Karbonat bulunan suyun havadaki oksijen ile olan teması sırasında Karbondioksit ve Karbonmonoksit uçarak,kalsiyum karbonat çökelmekte ve traverten oluşumuna sebep olmaktadır.

Çökelti ilk etapta jel zaman içinde sertleşmekte ve traverten olmaktadır.


DAMLATAŞ MAĞARASI

Damlataş Mağarası, Alanya şehir içinde ve deniz kıyısında Merkeze 3 km. uzaklıkta bulunmaktadır.
Toplam uzunluğu 30 m. olan mağara kuru, yatay mağara tipindedir. 200 m'.lik bir alanı kaplamaktadır. Çok sayıda sarkıt ve dikitin eşsiz bir görüntü verdiği mağara 15 m. yüksekliktedir.



CENNET - CEHENNEM MAĞARALARI

Bir yeralti deresinin yolaçtigi kimyasal erozyonla tavanin çökmesi sonucu meydana gelmis büyük bir çukurdur.



TORTUM ŞELALESİ

Tortum Şelalesi oluşumu açsından dünyanın ikinci, yüksekliği bakımıdan ise dünyanın üçüncü şelalesidir.



MANAVGAT ŞELALESİ

Manavgat Şelalesi, Antalya’nın Manavgat ilçesinde Manavgat Nehri üzerinde bulunan ünlü bir şelaledir. Antalya’ya 75 km mesafededir. Manavgat ilçesinin 3 km kuzeyinde bulunan ve adını bu ilçeden alan şelale, ırmak sularının 3–4 m’lik bir falezden düşmesiyle meydana gelir. Az bir yükseklikten dökülmesine rağmen geniş bir alan üzerinde yüksek bir debiyle akar. Ayrıca Manavgat Irmağını besleyen kaynaklardan en büyüğü olan karstik Dumanlı kaynağı, Oymapınar barajı yapıldıktan sonra baraj gölü içinde kalmıştır.


NEVŞEHİR PERİ BACALARI

Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamasına ve kopmasına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üst kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır.

Çok Gezen mi, Çok Okuyan mı bilir? ( Münazara örneği )

Çok okuyan bilir tezi savunması

Toplumdaki yaygın kanının aksine ben çok okuyan bilir şeklinde görüş beyan etmek istiyorum Ansiklopediyi açıp bir anda dünyanın öbür ucundaki bilgilere bile ulaşabilirim,işte bu yüzden diyorum ki insan ne kadar gezerse gezsin okumakla edindiği bilgileri edinemez,buna ömrü yetmez ki..Bence bu konu sadece edindiğimiz bilgilerin akılda kalıp kalmamasıyla ilgili..gezen kişi bidaha gördüğünü unutmaz ama okuyan çabuk unutabilir,tabi bu da kişinin hafızasına bağlı bir mesele..

çok okuyan bilir çünkü insan hayatının ancak 50 yılını gezerek gecirebilir ve bu işin maliyeti yüksek olduğu için bunu ne kadar yapabilir bilemem ayrıca gezdiğimiz yeri kayıt altına alma zorunlulumuz var yoksa akıl kağıt degilidr gezi yerinide birgün unutabliriz ama biz okursak kısa zamanda cook bilgiye sahip olabiliriz ve bunlar silinecek degilidir yani kitaptan silinmez, untursak bile yine açıp okuyabiliriz diye düşünüyorum saygılarımla

Sorunun asıl cevabı "Bilmek'ten" ne anladığımıza bağlı. Teorik bilgileri sadece ve sadece okumakla elde edebiliriz; pratik bilgileri ise yaşıyarak ve görerek. Birisinde mantık ve düşünce neticesinde beynimize işlediğimiz, beynimize yer eden bilgiler, diğerinde duyularımızla elde ettiğimiz, duyularımız vasıtasıyla beynimize işlenen bilgiler, tecrübeler.

Güneşin yaktığını ve bu yakma neticesinde duyulan acıları ve bu acıların niteliğini ancak canı güneşte yanan bilir. Güneşin neden yaktığını, güneşten yanan yerimizin neden acıdığını ise okuyan ve bu türden olaylarla teorik olarak uğraşan bilir. Birisi dışarıda gezerek,güneş altında kalarak, diğeri masa başında oturup okuyarak veya deneme yaparak. Bisikletin iki teker üzerinde düşmeden nasıl hareket ettiğini fizikçi bilir; bisiklete nasıl binileceğini, bisiklete binen çocuk.

Baştaki soruya dönersek: çok gezen ve çok gören çok bilir; çok okuyan ve okudukları üzerinde kafa yoran da çok bilir. Ama bu türden bilme tek yanlıdır, eksik bir yanı vardır.

Bence önemli olan "En çok bilme" değil "iyi bilmedir", iyi bilmeyi de teoriyi ve pratiği birleştirerek elde edebiliriz. Peki sırf teori ile veya sırf pratik ile başarıya ulaşlımaz mı? 'Ulaşılır' en üst kariyer basamağına bile çıkılır, ama buna rağmen bir eksik vardır, benim düşünceme göre.

Not: Düşünce bilme değildir.

okuduğunu yaşayan . yaşadığını hisseden bilir. yaşamak ve hissetmek. algılamadığımız unsurlar ister görsel ister düşünsel olsun bu algıladıklarımız nispeten bizde eğer bir heyecan bir şevk bir fikir oluşturuyorsa öğreniyoruz demektir. herkes aynı şeyi algılamaz ve hissetmez. bu yüzden gezen mi yoksa okuyan mı sorusu sık sorulan bir sorudur. saygılar.

ÖNCE OKUMAK SONRA GEZMEK

Bence çok okuyan bilir.
Okumadan gezen, gezeceği yeri nereden bilir?,
Yalnız neyi hangi kaynaktan okuduğunuz çok önemlidir.
Gezen insan nereleri gezer?
Seyahat esnasında ne kadar zamana ihtiyacı vardır? Gezdiği yerler hakkında enformasyon açısından okumadan ne kadar derinleşebilir?
Okuyan bir insan neleri okur?
Okuduklarının hayata olan etkisi ne kadar güçlüdür?
Okuma esnasında ne kadar zamana ihtiyacı vardır?

1-Okuyan insan, gezen insana göre bilgi sahibi olma konusunda zamanı daha ekonomik kullanabilme imkanına sahiptir. Örneğin bir kitaplıkta pek çok konuda kaynağa aynı anda zaman kaybetmeden sadece elinizi uzatarak ulaşabilirsiniz.
2-Doğru kaynakları okuyorsa, bilgi sahibi olmada gezen insana kıyasla daha fazla derinleşir.
3-Gezmek, gezdiğin yer hakkında okuma yapmadan gerçek amacına ulaşamaz.Gezmek, okuma eylemini tamamlayıcı nitelikte olduğu zaman ciddi bir anlam kazanır.
4-Hayattaki her konuyu gezerek nasıl öğrenebilirsiniz? Örneğin; Hukuk, psikoloji ,matematik , din ,edebiyat , tıp ve benzeri bilim dallarını her yönü ile ve detaylı bir şekilde gezerek nasıl öğrenebilirsiniz?

Embriyonun sağlıklı gelişebilmesi için annenin nelere dikkat etmesi gerekir

1-Anne adayı beslenmesine dikkat etmelidir.Dengeli beslenme.
2-Anne adayı sigara ,alkol ve kafein içeren maddeler almamalıdır.
3-Anne adayı sık sık bir kadın doğum uzmanına gitmeli ve gerekli kontrolleri yaptırmalıdır.Röntgen ve radyasyon yayan aletlerden uzak durmalıdır.
4-Gebelikte su ve sıvı içecekler bol tüketilmeli, taze sıkılmış meyve suları hazır meyve sularına tercih edilmelidir. Açık çay içilmeli, kahve az tüketilmelidir. Özellikle demir ihtiyacı bakımından zengin olan kırmızı et ihmal edilmemeli, ancak çiğ et yenilmemelidir"
5-Gebelik oluştuğu andan itibaren anne adayının yeterli protein ve kalsiyum alması, bol sebze ve meyve yemesi, su ve sıvı içecekleri bol tüketmesi büyük önem taşıyor.
6-Gebelikte su ve sıvı içecekler bol tüketilmeli, taze sıkılmış meyve suları hazır meyve sularına tercih edilmelidir. Açık çay içilmeli, kahve az tüketilmelidir. Özellikle demir ihtiyacı bakımından zengin olan kırmızı et ihmal edilmemeli, ancak çiğ et yenilmemelidir
7-Ağır yük taşıma, ağırlık kaldırma gibi davranışlar gebelere tavsiye edilemez. Gebelerin cep telefonuyla uzun süre konuşmamaları, cep telefonlarını üzerlerinde değil, çantalarında taşımaları tavsiye edilir. Alışveriş merkezlerinin, havaalanlarının, güvenlik amaçlı kullandıkları manyetik alanlardan tedbir amaçlı geçmemelidir. Gebe kadın, naylon ve sıkı giysi kullanmamalıdır. Araba ve uçak yolculuğu gebeliği olumsuz etkilemez. Kanama, ağrı gibi bir engel yoksa yolculuğa izin verilebilir.
8-Anne adayı, bebeğin gelişimi için yeterli protein almalıdır. Protein; et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi besinlerden sağlanır. Günlük protein ihtiyacı ortalama 80 gramdır
9-Genellikle tüm gebelik süresince toplam 9 ila 13 kilogram alınması uygun bulunmaktadır. Zayıf kadınların 1-2 kilogram daha fazla, kiloluların ise biraz az almaları yeterli görülmektedir. Gebelerde aylık kilo alımı ortalama 1-1.5 kilogram olmalıdır.
10-Bebeğin gelişimiyle annenin rahat ve problemsiz geçireceği hamilelik dönemi birbirine bağlıdır. Gergin olduğumuz dönemlerde tedavi ve rahatlama amacıyla başvurulan yöntemlerden biri de masajdır. Özellikle gebeliğin 6. ayından itibaren kalça, bel, omuz kaslarında kasılma ve gevşeme olabilir. Bu değişiklikler bel, sırt ve bir çok bölgede ağrıya, uyuşmaya ve kramplara neden olabilir. Erkeklerin, hamile eşlerinin, baş, boyun, saç dipleri, el, kol, ayak ve bacaklarına uygulayacakları masaj, hem anneyi, hem bebeği mutlu eder.


Hamilelikte Nelere Dikkat Etmeliyiz ?

Gebelik, kadınların hayatındaki en önemli dönüm noktalarından birini oluşturuyor. Ancak, kadına "annelik" kimliğini kazandıran hamilelik dönemi, bir dizi sorumluluğu da beraberinde getiriyor. Bunların başında da sağlıklı beslenme geliyor. Gebelik oluştuğu andan itibaren anne adayının yeterli protein ve kalsiyum alması, bol sebze ve meyve yemesi, su ve sıvı içecekleri bol tüketmesi büyük önem taşıyor.
-
Türkiye Hastanesi Kadın Doğum Uzmanı Opr. Dr. Yurdanur Erkılıç, yaptığı açıklamada, gebelik oluştuğu andan itibaren beslenmeye çok önem verilmesi gerektiğini belirterek, "Anne adayı, bebeğin gelişimi için yeterli protein almalıdır. Protein; et, süt, yoğurt, peynir, yumurta gibi besinlerden sağlanır. Günlük protein ihtiyacı ortalama 80 gramdır" dedi.
Gebelikte 9-13 Kilo alınması uygun
Gebelikte ve süt verme döneminde kalsiyum alımının da gerekli olduğunu ifade eden Opr. Dr. Erkılıç, "Günlük kalsiyum ihtiyacı 1 gramdır. Gebelik döneminde demir takviyesi de uygulanmalıdır. Gebelerin bol sebze ve meyve tüketmesi gerekir. Genellikle tüm gebelik süresince toplam 9 ila 13 kilogram alınması uygun bulunmaktadır. Zayıf kadınların 1-2 kilogram daha fazla, kiloluların ise biraz az almaları yeterli görülmektedir. Gebelerde aylık kilo alımı ortalama 1-1.5 kilogram olmalıdır. Gebelikte su ve sıvı içecekler bol tüketilmeli, taze sıkılmış meyve suları hazır meyve sularına tercih edilmelidir. Açık çay içilmeli, kahve az tüketilmelidir. Özellikle demir ihtiyacı bakımından zengin olan kırmızı et ihmal edilmemeli, ancak çiğ et yenilmemelidir" diye konuştu.
Sigara ve alkol kullanılmamalı
Opr. Dr. Yurdanur Erkılıç, anne adayının, kendi ve bebeğinin sağlığı açısından bazı besinleri almaması gerektiğini kaydederek, "Sigara ve alkol kullanılmamalıdır. Gebe kadın, sigara içilen ortamlarda, kalabalık yerlerde mümkünse bulunmamalı, mümkün değilse sık havalandırma uygulanmalıdır. Ağır yük taşıma, ağırlık kaldırma gibi davranışlar gebelere tavsiye edilemez. Gebelerin cep telefonuyla uzun süre konuşmamaları, cep telefonlarını üzerlerinde değil, çantalarında taşımaları tavsiye edilir. Alışveriş merkezlerinin, havaalanlarının, güvenlik amaçlı kullandıkları manyetik alanlardan tedbir amaçlı geçmemelidir. Gebe kadın, naylon ve sıkı giysi kullanmamalıdır. Araba ve uçak yolculuğu gebeliği olumsuz etkilemez. Kanama, ağrı gibi bir engel yoksa yolculuğa izin verilebilir" dedi.
Kadın Doğum Uzmanı Opr. Dr. Yurdanur Erkılıç, gebelikten önce de hekime danışmanın, hem anne adayı hem bebek açısından önem taşıdığını belirterek, "Genellikle gebelikten 3 ay önce başlanan ve hamileliğin ilk 3 ayında devam edilen folik asit takviyesi, bebekte oluşabilecek bazı sakatlıkları yüzde 50 oranında azaltabilmektedir. Bu nedenle, gebelik düşünüldüğünde çiftlerin bir hekime başvurmaları uygun olur" dedi.
Eşinizi masajla gevşetin Gerek gebeliğin fiziksel değişimi, gerekse hormonların etkisiyle hamile bayanların oldukça hassas ve kırılgan olduklarını bildiren Opr. Dr. Yurdanur Erkılıç, "Bu durumda, çevredeki kişilerin, özellikle de eşlerin yardımı gereklidir. Bebeğin gelişimiyle annenin rahat ve problemsiz geçireceği hamilelik dönemi birbirine bağlıdır. Gergin olduğumuz dönemlerde tedavi ve rahatlama amacıyla başvurulan yöntemlerden biri de masajdır. Özellikle gebeliğin 6. ayından itibaren kalça, bel, omuz kaslarında kasılma ve gevşeme olabilir. Bu değişiklikler bel, sırt ve bir çok bölgede ağrıya, uyuşmaya ve kramplara neden olabilir. Erkeklerin, hamile eşlerinin, baş, boyun, saç dipleri, el, kol, ayak ve bacaklarına uygulayacakları masaj, hem anneyi, hem bebeği mutlu eder" diye konuştu.

Atatürkün Yaptıgı Devrimler


Siyasal Alanda Yapılan İnkılaplar:
Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
Cumhuriyet’in İlanı (29 Ekim 1923)
Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
Hukuk Alanında Yapılan İnkılaplar:
Teşkilatı Esasiye Kanunu (1921)
1924 Anayasası
Şeriyye Mahkemelerinin Kapatılması (1924)
Medeni Kanunun Kabulü (1926)
Türk Ceza Kanunu (1926)
Mecellenin Kaldırılması (1924-1937)
Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkılaplar:
Millet Mekteplerinin Açılması (1928)
Öğretimin Birleştirilmesi (1924)
Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun (1926)
Medreselerin Kapatılması (1926)
Güzel Sanatlarda Yapılan Yenilikler (1928)
Harf Devrimi (1928)
Türk Tarih Kurumu’nun Kurulması (1931)
Türk Dil Kurumu’nun Kurulması (1932)
Üniversite Reformu (1933)
Ekonomik Alanda Yapılan İnkılaplar:
İzmir İktisat Kongresi (17 Şubat 1923)
Aşar(Öşür) Vergisinin Kaldırılması (17 Şubat 1925)
Çiftçinin Özendirilmesi(1925)
Örnek Çiftliklerin Kurulması (1925)
Tarım Kredi Kooperatifleri’nin Kurulması (1925)
Kabotaj Kanunu (1 Temmuz 1926)
Sanayi Teşvik Kanunu (28 Mayıs 1927)
1-I. ve II. Kalkınma Planları (1933, 1937)
2-Yüksek Ziraat Enstitüsü’nün Kurulması (1933)
3-Ticaret ve Sanayi Odalarının Kurulması (1935)
Sağlık Hizmetleri Alanında Yapılan reformlar
Toplumsal Alanda Yapılan İnkılaplar:
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması (30 Kasım1925)
Kılık ve Kıyafette Değişiklik (1925-1934)
Takvim, Saat ve Ölçülerde Yapılan Değişiklikler (1925-1935)
Soyadı Kanunu (21 Haziran 1934)
Türk Kadınının Medeni ve Siyasi Haklarına kavuşması (1926-1934)
Şapka kanunu (25 Kasım 1925)

_________________________________________________________

Dil Devrimi ;
1 Kasım 1928'de Latin esasından alınan harfler, (Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek) "Türk harfleri" adıyla 1353 Sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapılmıştır. Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet'in kabulünden sonra başlamış ancak bu harfler, Türk diline hiç bir zaman uyamamıştır. Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Harf İnkılabının hedefi, okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamaktı. Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928'de 1288 sayılı kanunla, Arap rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile başlamıştı.
Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul'da Sarayburnu Parkı'nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur; "Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, Milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz" demiştir. Harf Devrimi, büyük bir tarihi olaydır. Çünkü, sosyal, kültürel ve siyasi alanda geniş yankıları olmuştur.
1 Kasım 1928'de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24 Kasım 1928'de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk bu çalışmalara "Millet Mektepleri Başöğretmeni" sıfatıyla katılmıştır.

Kılık Kıyafet ;
Atatürk, 23 Ağustos 1925'te Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı seyahatlerde şapkayı halka göstererek giysi devriminin ilk işaretini verdi. "Biz her nokta-i nazardan medeni insan olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Medeni ve beynelmilel kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir onu giyeceğiz." diyen Büyük Atatürk, 27 Ağustos 1925'te de İnebolu'da "Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için, çok cevherli milletimiz için layık bir kıyafettir." diyerek, medeni yaşayışa uyan kıyafetin kabulü gerekliliğini belirtmiştir. Atatürk'ün uyarması üzerine daha 25 Kasım 1925 tarih ve 671 Sayılı Şapka Kanunu çıkmadan önce vatandaşlar şapkayı giymiş ve bu yenilik, medeni kıyafet değişimi olarak halk arasında iyi karşılanmıştı. Bundan sonra, cüppe ve sarık giymek yasaklanmış, bu kıyafetleri giyme hakkı yalnız din adamlarına tanınmıştı.

Tevhidi Tedrisat Kanunu ;
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği bir sistem olarak benimsenmiş bulunmaktadır. Yeni Türkiye'nin kültür hayatında çok önemli bir aşamayı başarıya ulaştıran Tevhid-i Tedrisat Kanunu, aslında büyük bir kültür hamlesidir. Eğitimin birleştirilmesi ile, özellikle 19. yüzyıl sonlarından beri Türkiye eğitiminde görülen medrese ve okul (mektep) diye devam eden ikililiğe son verilmiştir. "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" ile öğretim ve eğitim birliği sağlanarak milli kültür birliğine yönelmek istenmiştir. Öğretim ve eğitime milli ve laik bir karakter veren Tevhid-i Tedrisat Kanunu, milli gelişme tarihinde daima büyük yer tutacak bir inkılabın da adı olmuştur.
3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini sağlamakla beraber medreselerin de kaldırılmasını sağlamıştır. Keza 3 Mart 1924 tarihli, Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerinin kaldırılmasına dair kanunla da, vakıfların bağlı bulunduğu vekalet (bakanlık) kaldırıldığından ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun üçüncü maddesi ile de Şer'iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mektepler (okullar) ve medreseler için ayrılan ödenek Maarif Vekaletine (Milli Eğitim Bakanlığına) devredildiğinden, medreselerin kaderini tayin Maarif Vekaletine bırakılmıştır.

2 Mart 1926'da kabul edilen, "Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun" Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) Kanunun ilkelerinin ışığı altında eğitim hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiç bir okulun açılmayacağını öngören Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun aynı zamanda çağdışı bütün derslerin okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır.

Yeni Harflerin Kabulü ;
1 Kasım 1928'de Latin esasından alınan harfler, (Türk dilinin özelliklerini belirten işaretlere de yer vererek) "Türk harfleri" adıyla 1353 Sayılı Kanunla kabul edilmiştir. Yazı dilinde kullanılan Arap harflerinin yerine Türk harflerinin alınmasını ifade eden Harf Devrimi yapılmıştır. Arap harflerinin Türkler tarafından kullanılması, İslamiyet'in kabulünden sonra başlamış ancak bu harfler, Türk diline hiç bir zaman uyamamıştır. Türkçe, Arap harfleri ile kolay yazılıp okunamıyordu. Harf İnkılabının hedefi, okuyup yazmayı kolaylaştırmak ve yaymak, modern öğretim ve eğitimin gerçekleşmesini sağlamaktı. Harf İnkılabının ilk adımı, 20 Mayıs 1928'de 1288 sayılı kanunla, Arap rakamlarının kullanılmasına son verilerek, uluslararası rakamların kabulü ile başlamıştı.
Atatürk, 9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul'da Sarayburnu Parkı'nda düzenlenmiş bir şenlik sırasında, Harf Devrimini halka duyurmuştur; "Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim güzel ahenkli, zengin lisanımız (dilimiz) yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir. Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz. Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, Milletimizin yazısıyla kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir. Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe, köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz" demiştir. Harf Devrimi, büyük bir tarihi olaydır. Çünkü, sosyal, kültürel ve siyasi alanda geniş yankıları olmuştur.
1 Kasım 1928'de Latin alfabesine dayalı yeni Türk Alfabesinin kabulünden sonra, 24 Kasım 1928'de yayımlanan Millet Mektepleri Talimatnamesi gereğince, yurdun her köşesinde Millet Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk bu çalışmalara "Millet Mektepleri Başöğretmeni" sıfatıyla katılmıştır.

Cumhuriyetin İlanı ;
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de aldığı tarihi kararında, saltanata son vermiştir. Bu tarihi kararın da açık bir belirtisi olarak, 1921 Anayasası ile yeni siyasal rejime geçilmiştir. Ancak, Cumhuriyet resmen ilan edilmemiştir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Nisan 1923'te seçimlerin yenilenmesine karar vermiş ve yeni kurulan Meclis, Lozan'da elde edilen antlaşmayı onaylamıştır. Lozan Barış Antlaşması'nın kabulü ve 6 Ekim 1923'te Türk Ordusunun İstanbul'a girmesi ile Türk vatanının bütünlüğü gerçekleşmiş ve böylece bir devir kapanmış ve yeni bir devir açılmıştır. Siyasal rejimin 23 Nisan 1920'den itibaren kaydettiği gelişmelere uygun devlet şeklini bulmak da bir zorunluluk haline gelmiştir.

Cumhuriyet'in Kabulü 25 Ekim 1923 günü gelişen bir kabine bunalımı, Büyük Millet Meclisi'nde çalışma güçlüğünü ortaya çıkardı. 28 Ekim 1923 günü akşamına kadar kabine kurulamaması üzerine, Gazi Mustafa Kemal Paşa, Çankaya köşkünde yemek sırasında arkadaşlarına; "Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz" diyerek görüşünü açıklamıştır. 29 Ekim günü Halk Fırkası Meclis Grubunda, Bakanlar Kurulunun oluşturulması konusunda tartışıldı. Sorun çözülemeyince, Gazi Mustafa Kemal Paşa'dan düşüncelerini açıklaması istendi. Mustafa Kemal Paşa, bunalımdan çıkış yolunu Anayasanın değiştirilmesi zorunluluğu ile açıkladı. Cumhuriyetin ilanını hedefleyen tasarıyı da grubun bilgisine sundu.

Grupta cereyan eden uzun müzakereler sonunda, Cumhuriyetin ilanı kabul edildi. Parti Grubu'ndan sonra, Meclis toplanarak hazırlanan kanun tasarısını aynen kabul etti. "Yaşasın Cumhuriyet" sesleri arasında gece saat 20.30'da Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin ilanı 1921 tarihli Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesine dair 364 No.'lu Kanunun kabulü ile olmuştur. Bu kanunla, Anayasanın 1, 2 , 4, 10, 11 ve 12'nci maddeleri önemli ölçüde değiştirilmiştir. Bu önemli değişiklikler, 29 Ekim günü yapılmış ve aynı gün, Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılarak, Gazi Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle yeni Türk Devletinin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Soyadı Kanunu ;
Kişinin soyadının bulunmaması toplum hayatında karışıklara neden oluyordu. Ayrıca bu durum toplumsal ilişkiler bakımından da bir eksiklikti. Soyadı yerine kullanılan baba adı, doğduğu memleketin adı ve kullanılan lakaplar, soyadının toplumsal ilişkilerdeki rolünü oynayamıyordu.
21 Haziran 1934'te çıkarılan 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile her vatandaşın öz adından başka bir de, soyadı taşıması zorunlu kılındı. Soyadları Türkçe olacaktı. Rütbe, memurluk, yabancı ırk ve millet adları ile ahlaka aykırı ve gülünç kelimeler soyadı olarak kullanılmayacaktı.
Soyadı kanununun kabulünden sonra 24 Kasım 1934 yılında 2258 Sayılı Kanunla, TBMM Türk milletinin bir şükran ifadesi olarak, Gazi Mustafa Kemal Paşaya Atatürk soyadını vermiştir.
1934 yılında çıkarılan diğer bir kanunla da; "Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Paşa" gibi, eski toplum zümrelerini belirten unvanlar kaldırılmıştır. Aynı kanunla yurt savunmasında, Milli Mücadelede gösterilen başarılar karşılığı verilen madalyalar dışında, eski Osmanlı idarecilerinin verdiği tüm nişan ve rütbeleri taşımak da yasaklanmıştır.

Ölçüler ve Takvim ;
1 Nisan 1931 tarihinde çıkarılan 1782 Sayılı Kanunla, eski ağırlık ve uzunluk ölçüleri değiştirilmiş; arşın, endaze, okka, çeki gibi hem belirli olmayan hem de bölgelere göre değişen eski ölçüler kaldırılmıştır. Medeni ölçü sayılan onlu yönteme uygun, metre ve kilogram gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir. Uzunluk ve ağırlık ölçülerinde yapılan bu değişiklikler, ülkede ağırlık ve uzunluk ölçülerinde tek bir sistemin uygulanmasını sağladığı gibi uluslararası ticari ilişkilerde de yararlı olmuştur.
Takvimde Değişiklik
Ayın hareketlerine göre ayları gösteren, saat, rakam ve tatil günleri, gerek memleketin iç hayatında, gerekse dünya ile olan ilişkilerimizde büyük güçlük çıkartıyor, çalışma hayatımızda karışıklıklara neden oluyordu. 26 Aralık 1925 tarihinde kabul edilen kanunlarla Hicri ve Rumi takvim kaldırılarak yerine Miladi takvim, alaturka saat yerine de uluslararası saat kabul edildi. 20 Mayıs 1928'de de uluslararası rakamlar yasallaştı.
Hafta tatili olarak kabul edilen cuma yerine, pazar gününün resmi hafta tatili günü olması ise, 1935'te çıkarılan bir kanunla sağlanmıştır.

Halifeliğin Kaldırılması ;
1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkiler tanınmıştı. Hükümet, TBMM'nin seçtiği Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını istemişti. Abdülmecid, halife seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykırı olarak, "Halife-i Müslimin" ünvanından başka sıfat ve ünvanlar taşıyarak, Cumhuriyet hükümetinin talimatı dışına çıkmıştır.
Bazı politikacılar ise; "Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir" diyerek, Halife'yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum halifelik kurumu hakkında bir an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Gazi Mustafa Kemal Paşayı halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça Türkiye'de yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin yapılamayacağı idi.

3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye'nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun"la hilafet kaldırılmıştır. Böylece, yeni Türkiye önemli bir adım daha atmıştır. Hilafetin kaldırılmasının Türkiye'de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılmıştır. Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması sonucu, bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmişti.

Milli Eğitim ;
Atatürk, zaferden sonra, yeni Türkiye'nin kurulmasının eğitime dayandığı, en önemli ve en onurlu görevin eğitim işleri olduğu ve milli eğitim işlerinde kesinlikle başarıya ulaşılması gerektiği inancını taşıyordu. Her gittiği yerde, katıldığı toplantıda, eğitimin temel ilke ve hedeflerini ortaya koymuş, cehaletin eğitim yoluyla ortadan kaldırılabileceğini belirtmiş, öğretmenleri yüceltmiştir.
Daha Kurtuluş Savaşı yıllarında, Sakarya Savaşı'nın hazırlıkları sırasında Atatürk 16 Temmuz 1921'de bir Maarif Kongresi topladı. Bu kongrede Türkiye Milli Eğitim işlerinin bir programını hazırlamak amacıyla, milli kültürün önemini belirtmiş ve milli eğitim sisteminin gereğinden söz etmiştir. "Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerini milletimizin tarihi tedenniyatında (gerilemesinde) en mühim bir amil olduğu kanaatindeyim. Onun için bir milli terbiye programından bahsederken, eski devrin hurafatından ve evsaf-ı fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı fikirlerden şarktan ve garptan gelebilen bilcümle tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür kastediyorum. Çünkü deha-yı millimizin inkişaf-ı tammı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir."

SALTANATIN KALDIRLMASI ;
Mudanya Mütarekesi'nden sonra, Lozan Barış Konferansı için hazırlıklar başlayınca, Osmanlı Hükümeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti yanında konferansa katılmak arzusunda olduğunu bildirdi. İtilaf Devletleri'nin, hala İstanbul'da bir hükümet tanımak ve onu da Türkiye ile birlikte konferansa çağırmak istemeleri ve bu hükümetin de, delegeleri beraberce seçmek için Büyük Millet Meclisi'ne başvurması, Mustafa Kemal Paşa'yı harekete geçirdi.
Sadrazamı Tevfik Paşa'nın barış konferansında görüş ve sözbirliği, Büyük Millet Meclisi Başkanlığına çektiği telgraf, Mecliste tepkiyle karşılandı. Gerek Mustafa Kemal Paşa'nın, 24 Nisan 1920 tarihli önergesinde ve gerekse 20 Ocak 1921 tarihli Anayasada egemenliğin millette olduğu ilan edilmişti.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve pek çok milletvekilinin ortak teklifi 30 Ekim 1922 günü TBMM'de görüşülmeye başlandı. Önergede Saltanatın kaldırıldığı belirtiliyordu. Saltanatla birleşmiş olan "halifelik" ise ondan ayrılacaktı. Ateşli görüşmeler sırasında şu düşüncelerin Meclis Genel Kuruluna hakim olduğu görüldü: Saltanat, Halifelikten ayrılsın ve kaldırılsın. Halifeyi biz seçelim; -Saltanat ve Halifelik birbirinden ayrılamaz. Bu nedenle, eğer Saltanat kaldırılırsa Halifelik de kalkmış olur ki, böyle bir durum düşünülemez. Görülen şuydu: Başta Hüseyin Rauf (Orbay) Bey ve Refet (Bele) Paşa gibi, Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın yakın arkadaşlarının bulunduğu bir grup, Halifeliğin Saltanattan ayrılamayacağını ileri sürüyorlardı. Saltanatın kaldırılması hakkında kanun tasarısı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Karma Komisyonunda görüşülürken, hilafetle saltanatın ayrılamayacağı düşüncesi ileri sürüldü. İlk grubun içinde bulunanlar ise böyle bir ayrımın mümkün olduğunu belirtiyorlardı. Mustafa Kemal Paşa söz alarak, tarihsel ve bilimsel açıklamalarda bulunarak, yüksek sesle şunları söyledi: "Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşa ile verilemez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk Milletinin hakimiyet ve saltanatına vaziülyed olmuşlardı (zorla el koymuşlardı). Bu tasallutlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdir. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline bilfiil almış bulunuyor. Bu bir emrivakidir. Mevzubahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada içtima edenler (toplananlar) Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir."

Mustafa Kemal Paşa'nın bu çok önemli ve tarihi konuşması sonunda, Karma Komisyon'da, görüşülen teklif hemen kabul edilmiş ve ivedilikle Genel Kurulda görüşülerek, 1 Kasım 1922'de 308 Numaralı karar olarak benimsenmiştir. Yeni Türkiye'nin yeni temellerinin de bir ifadesi olan bu karar ile, hilafet ve saltanat birbirinden ayrılmış, saltanat kaldırılmıştır. Ertesi gün, TBMM, Osmanlı veliahdı Abdülmecid Efendi'yi halife seçmiştir. Böylece, çok önemli bir gelişme sağlanmıştır. TBMM'nin Saltanatı kaldırma kararı, İstanbul Hükümeti tarafından da benimsenmiştir. Hükümet istifa etmiştir. Devir ve teslim işlerine derhal başlanmıştır. Bu tutum, Saltanatın kaldırılmasının beklendiğini de gösterir. Saltanatın kaldırılma kararı üzerine, 17 Kasım 1922'de Sultan Vahidettin, İngiltere himayesine sığınarak Malaya zırhlısı ile yurdu terketmiş ve Malta'ya gitmiştir. Oysa Osmanlı tarihinde hiçbir padişahın düşmana sığınmak gibi bir tutum içine girdiği görülmemiştir

Tekke ve Zaviyeler ;
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştu. Uygar ve ileri bir millet olma amacını güden toplumumuz için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılması zorunlu kurumlardı. Atatürk, Kastamonu'da 30 Ağustos 1925'te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiştir; "Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır." 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.